Ve bir gün...

        Ve bir gün...

        Sen gittin!



        Bundan sonraki tüm hayatımın pişmanlıklar ile geçmesi için, yelkovanın bir tam daire çizebilmesine olanak sağlayan süre diliminde kendi kendimi yitirebilmem için gittin. Gelmeyeceksin. Beş saniyelik düşüncen ve karar verebilme gücünün fazlalığı ve kararlılığın ile gittin. Gelmeyeceksin. “Canım yanıyor”, “Öleceğim” desem de gelmeyeceksin. Gelemezsin. Dönemezsin artık. Dönmeyeceksin.



        - Bana sarılmak ister misin?

        - Bu varolduğum sürece en çok istediğim şey. (Söylenemeyen: Bedenim ölene kadar sana sarılmak istiyor(d)um! Sonrasında ruhum hep seninle olmaya devam edecek zaten!)

        - Bu kadar kötü olabileceğini düşünmemiştim!

        - Benim “o” günden beri her gecem böyle geçiyor. (“Mutlu insan” maskesini takmış, yıkık ve ölü birisiyim ben!)



        Hafızam artık bana oyunlar oynamayı bıraktı. Basit oyunlar oynamak yerine daha karmaşık planlar peşinde koşuyor. Kader adını verdiğimiz o dalgacı pezevenk herif de öyle. Her sabah, yalnız başıma uyanıp da senin yokluğun ile kahrolmam gibi bir oyun tasarladı en son örneğin. Senin bende kalmış son şeyin olan, “senin kokun” gitmesin diye yattığımız yerden, aynı yere yatmıyorum. Yatamıyorum. Senin kokunu o kadar özledim ki... Nefes bile alamıyorum artık. Nasıl olsa, senin kokun burnuma girmeyecek diye, nefessiz kalmayı tercih ediyorum. Aklımda sadece cevaplarını bulmak istemediğim sorular var. “Cevap buldukça yitecek bir şeyler” diye yazmıştım ya daha öncesinde. Hani o dost insanın dediği şeyler işte...



        Ne yapsam da sana adasam kendimi tekrar? Ne yapmalı da seni ve beni “biz” yapsak gene? Elden bir şey gelir mi? Bu kadar üzüntü yaşamak için ne suç işledim ben? Zamanı geriye almak mümkün değilse eğer, ben niye bu kadar çok istiyorum seni?



        Sorular, sorular, sorular...



        Geçen zamana lanet olsun diyerek kolumdaki saati fırlattım attım duvara. Saat parçalandı. Akrep ile yelkovan artık bir kovalamaca oynamıyor.

Ama...

Zaman gene de geçiyor! Geçmeye devam ediyor!

Ümit Yaşar Oğuzcan da buna benzer bir şey anlatmıştı bir zamanlar...



        Sensizken zamanın geçmesi normal ama, seninleyken duruyor olması çok daha güzeldi sanki. Neler yaptık seninle... Nerelere gittik, neleri gördük? O kadar doldurmuşsun ki her yerimi... Sensizken hiçbirisinin anlamı yok artık. Israrcı bir tutum sergileyip, olmayacak dualara amin diyen ve sadece boş laf söyler kişiler gibiyim senden uzakta kaldığımdan beri. Seni özledim. Seninle çok iyiydim. Seni iyi edemedim. Seninle çok mutluydum. Seni mutlu edemedim. Seninle, ben “ben”dim. Seni, “sen” yapamadım. “Sen” ve “ben” toplamını becerip de “biz” oluşturmak yerine; “ben”i “sen” ile bölüp, sıfıra bölme hatası elde ettim. Güneşe çıplak ayakla basmayı isteyip yola çıktım.



Oysa bir gün...

Sen gittin!



22.Mayıs.2004 - 06:27
 |  günlük  |  mirmirik  |  26.05.2004 00:00:00

Yorumlar Bu yazıya henüz yorum yapılmamış. İlk siz yapın.













Security Code


İsviçreli bilim insanlarının, yorumunuzu yapmadan önce, sitenin "Kullanım Koşulları"'ndaki Sitedeki Yorumlar bölümünü okumanızı tavsiye ettiklerini biliyor muydunuz?