Tanımadığı hana şüpheyle yaklaştı. Kapısı eskiliğini gösterir şekilde, paslanmış menteşenin gıcırtısıyla geceyi garip çığlıklarla dolduruyordu. Sarayın nöbetçilerinin buraya uğrayıp uğramadığını bilmiyor ve bunun tersinin olması için kendi tanrısına dua ediyordu. Hanın kapısına gecenin biraz daha yırtılması için çığlık attırarak içeriye girdi. Çok küçük sayılabilecek bu salonda beş büyükçe masa ve köşeye konulmuş, dört ufak tabure ile sarmalanmış bir ufak sehpa vardı.Sehpaya oturmuş -yorgunluğu ile oraya çökmüş gibi görünen- adam, zayıfça, etrafa korkarak bakışlar atan, yaşlı -ya da yaşadıklarından dolayı öyle görünen- birisiydi.
İçeriye doğru ikinci adımını attı. Tezgahın başında bekleyen adam ona bir bakış ile karşılık verdi. Yaşı çok genç gibi görünmesine rağmen, kendine güvenir duruşu, buranın sahibi olduğunu açığa vurmaktaydı. Müdavimlerini korumak ister gibi bir ruh halindeydi. Küçük sehpadaki yaşlıca adam dışında, içeride oturan ve pek de sohbet etmekten hoşlanmaz gibi görünen altı kişi vardı. Üçü bir masada, ikisi bir diğerinde ve yalnızlığına kendisini kaptırmış gibi görünen biri de diğer masadaydı. Hemen hepsi, kendi dünyalarının karanlıklarına gömülmüş gibi çok uzaklara daldırdıkları bakışlarını yeni gelen yabancıya çevirdiler. Sanki "huzurumuzu bozma, çık git dışarıya hanım evladı" der gibiydi. Böylesine izbe ve kasvetli bir yere davetsizcesine girdikten sonra bu bakışlar ile karşılaşmak neredeyse zorunluydu. Sırf bu bakışları yüzünden kendisini biraz daha dikleştirdi. "Ben de sizler gibi karanlıkta olan bir kaçağım aslında, aydınlanabilmek için bu yere adımımı attım" laflarını söyler gibi bir bakış attı her birisine. En son da, tezgahın arkasında duran ve hala bu hanın esas sahibi olduğundan kuşkulandığı kişiye dikti gözlerini. "Selam" dedi. "Bir bira versene babam". Sanki bu cümle ile anlamıştı içeride oturanlar; bu yeni gelenin `hanım evladı` görüntüsüne rağmen kendileri gibi olduğunu. Sözlerinde ya da ses tınısında bir üstünlük taslama ya da yapmacıklık yoktu. Doğal olarak çıkmıştı bu laflar ağzından. Şehir muhafızlarından kaçarken büründüğü onlarca kılık bir anda üzerinden atılmış, kendisi eskiden olduğu gibi davranmıştı. Diğerleri gibi bir kanun kaçağı olduğunu belli etmek istercesine, "buraya şehir muhafızları sık uğrar mı" diye sordu tezgahın arkasındaki adama. Bu kadar açık bir şekilde konuşuyor olması, şaşırtsa da cevabı hazır gibiydi adamın. "Pek değil, geldiklerinde de herhangi birisini götüremezler, tıpkı kendileri gibi olanları alabilirler buradan" dedi. Gizli tehdidin farkına varıp, yapılan uyarıyı aklının bir köşesine yazmıştı adam. Buradan canlı çıkabilenlerin sadece müdavimler gibi olanlar olduğunun farkına varmıştı bir kere daha. Günlerdir kaçak yaşamasının bir sonu olarak ağır aksak adımlarla boş bir masanın yanına gitti, tabureyi çekti ve oturdu.
Söylediği birayı beklemeye başladı. Bu bekleme esnasında bu önüne konulacak biranın pek de o sevdiği ve çok saygı duyduğu güneyli halkın birasına benzemeyeceğini düşünüyordu. Bunu çok isterdi. Buna imkan olmadığı biliyordu. Sırf bu düşüncesi yüzünden bile o eski anıları kafasının içindeki düşüncelere ufak çentikler atıldığını hissetti. O eski anılar... Gece siyahı saçlar, bulutsuz gökyüzü rengi gözler ile onu kendi vatanında bekleyen, kendisinin dünyanın en güzel kadını olarak gördüğü kişi geldi aklına/gözünün önüne. O` nun özlemini hissetti en derin olarak gördüğü yerinde. Bu kasabadan sağ salim kurtulmayı bir başarabilirse, yaklaşık üç haftalık yolculuk sonunda O` na sarılabilecekti. Bu düşünceler kafasını kurcalarken, söylediği bira önüne geldi. Tam olarak beklediği ama umut etmediği gibiydi. Sıcak, pek de bir şeye benzemeyen, içinden köpük bile çıkmayan bir sarı sıvı geldi önüne. Elini uzattı tahta maşrapaya ve ilk yudumunu almak için ağzına götürdü...
(devam edecek...)